top of page

SINIFSAL DEĞİL ULUSAL: KÜRT MESELESİNİN ÖZÜ

29 Ağu
4 dakikada okunur

Dünyada hâkim sistem olan kapitalizmin derinleştirdiği ve eskisinden çok daha farklı bir şekilde ortaya çıkardığı sınıflar ve bu sınıfların bir kısmını daha güçlendirmek, diğer kısmını ise kontrol altında tutabilmek için yarattığı sorunlar; tüm insanlığın gerek fiziksel, gerek psikolojik, gerek toplumsal ve sosyolojik olarak boğuştuğu ve beraberinde getirdiği, birbirinden kopuk olmasa da tam anlamıyla temel nokta kadar bağlı olmayan bazı sorunlar ortaya çıkarmıştır. I. Dünya Savaşı'ndaki emperyalist bölüşüm mücadelesinin en temel sebepleri; emperyalist ülkelerin Sanayi Devrimi'nden sonra ihtiyaç duyduğu ham madde arayışı ve beraberinde gelen pazar ihtiyacını karşılayabilmek, aynı zamanda paylaşılmamış toprakları yine bu ihtiyaçlar temelinde paylaşmak olarak ortaya çıkmıştır. Yani kapitalist hedefler emperyalist sonuçlar doğurmuş, sıçradığı topraklarda derin yaralar açmıştır. Bu sorunlardan birisi bizim en temel sorunumuz olan ve uluslararası bir organizasyon ile geçmişten günümüze hak ihlali olarak varlığını taşıyan fakat dünyanın ikiyüzlülüğü ile baş başa kalmış Kürdistan meselesidir. Kürt özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi tarihsel olarak çok daha eskilere dayansa da Lozan Antlaşması ile birlikte parçalanması; çok derin bir sömürü, işgal, reddedilme ve uluslararası görmezden gelme sorununu biz Kürtlere pay olarak bırakmıştır. Fransa, Britanya ve Rusya gibi ülkelerin kapitalist ihtiyaçları için sürdürdükleri Kürdistan'daki emperyalist emeller, Lozan ile birlikte yerel işgalci güçler olan Türk, Arap ve Fars devletlerine devir teslim ile sonuçlanmıştır. Ardından gelen Kürt isyanları ve özgürlük girişimleri büyük katliamlar ve kanlı politikalar ile bastırılmıştır.



1959 yılındaki 49'lar kıvılcımı ve beraberinde yeniden gelişmeye başlayan Kuzey Kürdistan bağımsızlık mücadelesi, 1960'lı yıllarda dünyada ve Türkiye'de esen sosyalizm rüzgârı ile birlikte Kürt ve Kürdistan meselesini sadece Kürtlerin değil, Türkiye sosyalistlerinin gündemine de oturttu. Türk sol-sosyalist fraksiyonları bu meseleyi “DOĞU SORUNU” olarak adlandırdılar. Türk solu, doğu sorunu olarak adlandırdığı Kürdistan meselesini sınıfsal mücadeleye indirgeyip hem meseleyi dar bir alana sıkıştırıp daralttı hem de ulusal bir amaçtan çıkarmayı hedefleyip işgal ve sömürünün görünen yüzünü örtmeye, bir nevi pislikleri halının altına süpürmeyi amaçladı; aynı zamanda bu anlayışla işgalci statükonun bu meselede ortağı oldu. Zaten Kürdistan kelimesine olan alerjisi, geçmişten bugüne Türk solunun bu meseleye yaklaşımını açıkça ortaya koyuyor.



Bugün geldiğimiz noktada ise Türk solunda değişen pek bir şey olmadığını açıkça görüyor, hatta belli bir ölçüde amaçlarına ulaştıklarını bariz bir şekilde izliyoruz. Hatta malum süreç ile birlikte amaçladıklarının çok ötesine taşındığını söylersek eğer bence yanlış olmayacaktır. Fakat Kürt milliyetçilerinin varlığı ve taşıdıkları idealin radikal duruşu bu oyunları bozmakta kararlı olduğu gibi, bağımsızlığa giden yolda taşıdıkları bayrağı en tepeye dikme hedefinden de hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdir.



Gelelim Kürdistan bağımsızlık mücadelesini sınıfsal mücadeleden ayırmaya.



Tarihin hiçbir döneminde hiçbir ulus, var olma mücadelesini yalnızca ekonomik parantezlere sıkıştırarak özgürlüğe ulaşamamıştır. Bugün Kürt meselesine yaklaşılan dar kalıplar da bu tarihsel hakikatin bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde göz ardı edilmesinden başka bir şey değildir. Kürt Özgürlük Mücadelesi sınıfsal sorunlara indirgenebilecek bir mesele değildir. Bu mesele, en temelinde bir işgal sorunudur. Çözümü ise self-determinasyondur. Bu çözüm, Kürtlerin ulus olmaktan gelen en temel hakkıdır.



Karnı doymuş ama kimliği yok edilmiş, bütün hakları elinden alınmış, gizlenmiş, eritilmiş bir bireyin özgür olduğunu söyleyebilmek için ancak ve ancak faşist olabilmek gerekir. Kürt ulusal varlığını sadece dili ve kültürü ile değil, ulus olmaktan gelen bütün haklarıyla tanımak kendisine sosyalist diyen bir bireyin yahut örgütün en temel ilkesi olmalıdır. Bunu ben değil, Bolşevik lider Vladimir Lenin “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” kitabında dile getiriyor. Emperyalist ve sömürgeci devletlerin baskısı altındaki ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını —yani gerekirse ayrı bir devlet kurma serbestliğini— savunmanın komünistler için bir zorunluluk olduğunu açıkça belirtiyor. Siyasi özgürlüğünü ve ulusal haklarını kazanamamış bir toplumda, ezilen ulusun işçi sınıfı kendi kimliğiyle, diliyle ve kültürel varlığıyla eşit bir özne olarak sahneye çıkamaz. Dolayısıyla ulusal bağımsızlık, özgür bir sınıf mücadelesinin ön koşuludur. Eğer bir Türk sosyalist, evrensel sosyalizm anlayışını benimsemiş ve Kürt bir proleterin sınıfsal özgürlüğünü önemsiyor ise öncelikle onun uluslararası siyasi bağımsızlığı için mücadele etmelidir. Fakat Türk solunun, sol-sosyalist kisve altında ekonomik statünün siyasi statüden öncelikli olduğunu dile getirmesi, sürekli olarak bir engel olarak ortaya çıkma çabası olduğu gibi mevcut kolonyalist sistemin ekmeğine yağ sürmek dışında hiçbir şey barındırmamakla birlikte sosyalizme büyük bir leke sürmektedir.



Elbette Kürt milleti içerisinde sınıflar ve feodal yapılar mevcuttur; fakat Kürt ulusal mücadelesi, sınıfları yıkmak ya da güçlendirmek çerçevesinde değil; işgalci/kolonyalist statükoyu yıkıp kendi topraklarında ulus olmaktan gelen, varlığını ve hakikatini sürdürebilmek açısından hayati önem taşıyan ve kendi sosyolojik yapısına uygun bir yönetim anlayışına sahip olan bir devlet kurabilmeyi önceliği olarak kabul eden bir mücadeledir. Bu çerçevede ulusumuzun sınıfsal yapılarını Türkiye'nin sınıfsal yapısıyla bir tutmak, Türk solunun yanılgıdan öte ikiyüzlülüğü, sözde temsilcilerin en büyük safsatasıdır. Mevcut işgalci ve kolonyalist düzen içerisinde bir Kürt, ancak ve ancak köle olarak adlandırılabilir. Evet, biz Kürtler olarak mevcut işgal ve sömürü düzeninde birer köleyiz, Kürdistan ise bir kolonidir. Bu düzenin içerisinde bir sınıfsal yapıya sahip olmak, örneğin proleter, burjuva yahut sermayedar olmak mümkün değildir. Bu düzende bir sınıfsal yapıya ancak Türk kimliği ile var olunabildiği açıktır. Bir sermayedar Kürt kimliği ile sermayedar olamıyor ve olamayacağı sürekli olarak taahhüt ediliyor. Bir proleter Kürt kimliği ile bir sendikaya üye olamıyor, Kürt kimliğine uygun bir sendika kuramıyor ve kuramayacağı taahhüt ediliyor. Mevcut süreçten de bunları beklemek bir yana, bazı Türkçü (faşist) sözde sol-sosyalistlerin beklediği sınıfsal yapıların ortadan kalkması yahut Kürt Ulusal Mücadelesi'ni bu gibi aşağı noktalara indirgeyebilmek beklentisi, geçtiğimiz günlerde çıkan yasayla birlikte zaten boşa düşmüştür. Mevcut süreç ve özellikle son 100 yıllık deneyim bize gösteriyor ki Kürdistan üzerindeki işgalci statükonun en iyi hali, Kürt milletinin varlığını, hak ve özgürlüklerini reddetmek ve fiili varlığını da eritmek dışında hiçbir amaç ve hedef gütmüyor. En solcusu bile bir hakikati görmezden gelebilmek için şebekleşiyor, kırk takla atıyor, iktidara gelmesi mümkün olmasa da böyle bir varsayımda bugüne dek yapılmış zulüm ve katliamları yapacağının izlenimini çok açık bir biçimde gösteriyor.



Süslü sol jargonlar ile bu sömürü ve işgal düzeninin ortaklığını örtbas etmeye çalışan Türk solu, özellikle Yalçın Küçük’ün mirasçısı olan sosyal faşistler, sosyalizm kisvesi altında egemen/faşist zihniyetlerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Fakat Kürt milletinin bağımsızlık mücadelesi bu oyunlara gelebilecek kadar basit bir mücadele değildir.




Dilbirîn Tîrêj

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page