BYUNG-CHUL HAN’IN “YORGUNLUK TOPLUMU” KİTABI BAĞLAMIN DA “ FANON- FOCUALT ve KÜRTLER”
- Hevi Akademi
- 12 Nis
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 13 Nis

Yazan : Esra Ekîncî
Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu ile açtığı bu gündemdeki tartışmayı psikolojik bir perspektif ile kürt ulusunun içinde bulunduğu duruma taşıdığımızda, onu Michel Foucault ve Frantz Fanon ile birlikte okumak neredeyse kaçınılmayacak bir hale geliyor. Çünkü burada sözünü ettiğimiz yorgunluk sadece bireysel değil aynı zamanda tarihsel politik ve ruhsal bir yorgunluk perspektifi sunuyor. Birde Kürtlerden söz edilecekse, bu bağlamlara değinmezsek eksik kalmakla birlikte kaçınılmaz bir durum ortaya çıkıyor.
Han’ın performans öznesi kendi kendini sömürür. Artık efendimiz dışarıda değil, içimizdedir. Lakin hemen aklımıza Michel Foucault’nun iktidar analizi geliyor ve Focualt bize şunu itinayla hatırlatır: İktidar hiçbir zaman tamamen ortadan kaybolmaz, sadece şekil değiştirir.
Disiplin toplumundan performans toplumuna geçişte baskı görünmez hale gelir ama etkisi derinleşir. Bu çerçevede Kürt bireyin yaşadığı yorgunluk, yalnızca “kendini zorlama” değil; aynı zamanda içselleştirilmiş bir gözetim ve normlara uyum baskısıdır. Kişi sadece başarılı olmak zorunda değildir, aynı zamanda “uygun” olmak zorundadır.
Bu durumu daha açık bir şekilde netleştirirsek Kürt toplumu örneğinde disiplin toplumunun açık “Sollen” (yapmalısın )(Dil yasağı, kimlik inkârı, kültürel baskılar) baskısı, günümüzde yerini performans toplumunun “Können” (yapabilirsin) (Kürt bir öğrenci, sadece başarılı olmak için değil,“önyargıları kırmak” için de ekstra performans gösterir) söylemine bırakmıştır. Ancak baktığımızda bu dönüşüm baskıyı ortadan kaldırmamış tam tersine bireyin kendini sürekli kanıtlama zorunluluğu hissettiği, içselleştirilmiş ve daha görünmez bir iktidar biçimi üretmiştir. “Können” ile birlikte Performans toplumunda bu söylemle içselleştirilen baskı, Kürt bireylerde kendini sürekli kanıtlama zorunluluğu üzerinden tükenmişlik, suçluluk, yetersizlik hissi ve depresyon gibi psikolojik sonuçlar üretirken; kimlik temelli ek yükler bu etkileri daha da derinleştirmektedir.
Tam da bunları konuşurken Frantz Fanon fısıldar. Fanon’un özellikle Siyah Deri, Beyaz Maskeler eserinde anlattığı psikolojik bölünme, bu yorgunluğun başka bir katmanını açığa çıkarır. Fanon’a göre baskı altındaki özne, sadece dışsal bir tahakküme maruz kalmaz; aynı zamanda kendine yabancılaşır. Kendi diline, kültürüne, hatta benliğine mesafe koymak zorunda kalabilir. Bu, sadece bir kimlik sorunu olarak değil daha derin bir ruhsal yarılmaya da yol açar.
Kürt deneyimini bu 3 düşünürle birlikte düşündüğümüzde, ortaya oldukça çok katmanlı bir psikolojik tablo çıkar bu katmanlardan söz edecek olursam:
1. Han’ın tarif ettiği öz-sömürü: Modern birey gibi Kürt
birey de üretmek, başarmak, görünür olmak zorundadır.
2. Foucault’nun işaret ettiği içselleştirilmiş iktidar: Neyapılması gerektiği kadar, nasıl olunması gerektiği de görünmez normlarla belirlenir.
3. Fanon’un anlattığı yabancılaşma ve bölünme: Kişi bazen kendisi olarak kalmak ile kabul görmek arasında sıkışır.
Bu üçlü yapı, yorgunluğu basit bir tükenmişlik olmaktan çıkarır. Bu, aynı anda hem kendini gerçekleştirmeye çalışan hem de kendini korumaya çalışan bir öznenin yorgunluğudur. Yani sadece “çok çalıştığı” için değil, “çok parçaya bölündüğü” için yorulan bir özne.
Ve belki de benim neznimde Kürtler için kritik nokta şudur: Byung-Chul Han’ın önerdiği gibi durmak, geri çekilmek, “yapmamak” her zaman mümkün değildir. Çünkü baktığımızda Fanon’un dünyasında geri çekilmek, çoğu zaman silinmek yok olmayı onaylamak anlamına gelir. Foucault’nun perspektifinden baktığımızda zaten tam anlamıyla “dışarı” diye bir yer yoktur. Bu yüzden burada yorgunluk, bir zayıflık değil aslında karmaşık bir varoluşun veya varoluş mücadelesinin yan etkisidir. Şu sözle özetlesek yeridir: “Dinlenemeyen, ama vazgeçemeyen bir benliğin psikolojisi.”
Bu üç saygı değer insanı anlamaya çalıştığımızda, ortaya çıkan bu çok katmanlı yorgunluk yalnızca teorik bir çerçeve sunmuyor aynı zamanda somut psikolojik sonuçlara da işaret ettiğini görüyoruz. Bu bağlamda böylesi bir tablo, bireysel deneyimi aşarak toplumsal ve tarihsel boyutlarla birleşince oldukça karmaşık bir durum alıyor. Kürt birey sadece kendi çabalarıyla değil aynı zamanda ait olduğu kimliği temsiletmek zorunda oluşuyla yorgunluğunu derinleştirir.Bu da bağlantılı olarak anksiyete (kaygı) halini yaygınlaştırır.
Michel Foucault’nun tarif ettiği içselleştirilmiş denetim mekanizmaları nedeniyle kişi sadece dış dünyadan değil, kendi içinden de baskı hisseder. “Doğru mu davranıyorum?”, “Yeterince iyi miyim?”, “Olduğum gibi kabul edilir miyim?” gibi sorular sürekli zihni meşgul eder. Bu da kalıcı bir huzursuzluk yaratır. Biraz daha açmak ve detaylandırmak gerekirse tetikte olma hâli kaygı, öfke ve huzursuzluk duyguları gibi duygular besler ve kişi hem kendine hem topluma karşı sürekli bir hesap verme durumuna girer. Bastırılmış öfke ve kontrol altında tutulan ve içten içe beslenen bu duygular içeride birikerek ani patlamalara veya pasif-agresif davranışlara dönüşebilir.
Fanon’un analiz ettiği biçimiyle bakacak olursak bir diğer boyut kimlik bölünmesidir. Kürt bireylere baktığımızda, farklı bağlamlarda farklı benlikler üretmek zorunda kalırlar bastırdığı yönünü başka bir zeminde açığa çıkarır ve bu süreçte zamanla kendine yabancılaşmaya yol açabilmektedir. Aynı zamanda Bu duruma çoğu zaman depresif eğilimler eşlik eder. Aşırı sürekli bir biçimde çaba, dikkat ve kendini düzenleme, anlam duygusunu aşındırmaya yol açar. Kürt birey ne yapılırsa yapılsın yeterli olmuyormuş hissi geliştirebilir, bu da umutsuzluk ve içe çekilmeye yol hazırlar. Dışarıya karşı açık bir şekilde ifade edilemeyen veyahut sürekli kontrol altında tutulmak zorunda olan öfke ve gerilimler, içeride birikerek ani patlamalar, pasif-agresif davranışlar olarak kendini gösterebilmektedir.
Yazının sonuna gelirken bu tabloya şöyle geri çekilip bir baktığımızda kaçınılmaz bir şekilde tüm bu süreçler “aidiyet sorunlarını” ortaya çıkarmaktan ziyade derinleştirir.. Kürt birey ne tam anlamıyla içinde bulunduğu sisteme ait hissedebilir ne de ondan tamamen kopabilir. “Arada kalmışlık” hâli Han’ın yorgunluk kavramını daha da ağırlaştıran bir tablo çizer. Kürt bireyin sürekli tetikte olma hâli, kaygı, öfke, yabancılaşma ve kimlik bölünmesi gibi durumları birleşerek tükenmişliği, depresif duygu durumlarını ve anlam kaybını maalesef kalıcı hâle getirebilmektedir.
Bu duruma veya tabloya sadece bireysel bir yorgunluk olarak bakılması hatadır; tarihsel, kültürel ve varoluşsal boyutlarıyla Kürtlerin yaşadığı sürekli ve çok katmanlı bir ruhsal yükü ifade eden kaçınılmaz bir gerçekliği sunar. Uzun lafın kısası toparlayacak olursak, burada söz konusu olan dinlenemeyen ama vazgeçemeyen bir benliğin psikolojisidir: sadece yorulan değil, aynı zamanda kendini, kimliğini ve yerini sürekli yeniden inşa etmek zorunda olan bir özne.




Yorumlar